Posted by: meripoint on: Ekim 25, 2008
Ne kadar üzgünüm kendi kendime düşündüğüm, aklıma gelipde boşverdiğim, alışkalığım yok dediğim, kendimi aştığım bu yazı yazma meselesinde ne kadarda yardımcı olmuştu bana bu blog işi. Önceleri kendim sonraları kızım için dahada asıldım yazmaya. Çok alışmışım çok sevmişim. Ama bu gün duvara çarptığımı hissettim eski sayfamı açınca çıkan yazıyı okuyunca hissettiklerime bir isim bile veremedim. Öfke mutsuzluk bolca üzüntü ana etmenlerde olsa daha karışık daha sinir bozucuydu.
Şimdi buradayım buradan yazacağım bir süre bırakmam bırakamam artık anılarımı biriktirmeyi, sonra dönüp okumayı bol bol yazmayı.
En çok üzüldüğüm o okadar arkadaşımı nasıl bulacağım tekrar??
Yine hoşgeldim.
Posted by: meripoint on: Ekim 23, 2008
Ne bitmez bir migren ağrısıymış bu. İnanın daha yeni geçti. Bu sayede insanın zorda kalınca, asla yapmam dediği şeylere bile boyun eğebileceğini anladım.
İlaç alamıyorum ya, bende internette migrene hangi doğal maddeler iyi gelir diye dolaştım. Omega 3 iyidir demişler, gittim omegalı yumurta pişirdim yedim, olmadı tabi. Acı, migren ataklarını azaltır demişler, avuç avuç acı yedim, olmadı. Çay, kahve, çikolata, şarap arttırır demişler zaten hamilelikde de yasak olanları doğal olarak yemedim içmedim. Günde sadece içebildiğim bir tanecik parasetamol ise hiiiç işe yaramadı. Kocam evde yok, şöyle bir şakaklarımı ovduramadım, kendi kendime masajı ise pek beceremedim. Stres migreni arttırır dediler, ağrım arttıkça daha da streslendim, streslendikçe ağrım daha da arttı. Annem dahil aramadığım aile büyüğüm kalmadı hani başınız ağrısa ilaç almak yerine ne yaparsınız diye. Herkes doktoruna sor dedi, sahi mi bak bu hiç aklıma gelmemişdi!
Hani yokmudur yahu, mesela karnın ağrısa kahveye limon sık yut hesabı birşey? Ee insanın başı ağrırken aklıdamı iptal oluyor nedir bilmem ama benim duruyormuş. En sonunda aklıma babanem geldi başı ağrıdığı zaman alnına sıkı sıkıya bir tülbent bağlardı. Tekrar anneme döndüm, ağrıdan gözlerim şaşı olmuş ve medet umar acıklı ses tonumla, doğrumu hatırlıyorum babanem başı ağrıyınca başına tülbent mi bağlardı diye. Meğerse rahmetlik o tülbentin içine patates doğrarmış ve de o patateslerin üstüne biraz türk kahvesi koyar öyle bağlarmış tülbenti anlına. Tamaam dedim kapattım telefonu, ne saçma dedim, önce olurmu canım yok artık diye 10 dakika dolandım evde. Baktım 3. günündeki ağrı artık gözümü yerinden çıkartacak, hazır evde benle dalga geçecek kocada yokken koşa koşa mutfağa gittim; soy patates, dilimle, üzerlerine bir tutam kahve koy, sonra da bunları evde tülbent olmadığından dünya para verip aldığın ipek fuların üzerine diz, bağla anlına. Haa bir de birisi enseye buz koymakda iyi gelir demiş, ensede de soğuk kompres poşeti.
Bağlar bağlamaz patateslerin suyunun soğukluğuyla bir ohh dedim, ama kendimi aynada görünce ne yapıyorum ben diye kalakaldım. Burnun ucunda dökülmüş kahve, kahvenin rengiyle kontrast bembeyaz bir surat, başımı ovmakdan kabar kubar saçlar, normalde gayet şık ama içinde patateslerle alnımda abuk duran fular, ensedeki buzlu kompresi düşürmemek için düşmüş omuzlar ve üç günde ağrıdan şişmiş gözler eşliğinde nasılda acınası duruyorum. Ahh ağrı sen nelere kadirsin. İlaç alabilsem düşermiyim bu hallere…

Sonra ne mi oldu… kafamda 15 dakika zor tuttuğum patatesleri atıp duşa girdim, çıktıkdan yarım saat sonra ağrım geçmişti. Ee şimdi ne dersiniz siz bu işe, 36 saati deviren bu ağrıyı ne geçirebildi???
Kahveli patatesler mi işe yaramış
Ensedeki soğuk kompres mi
Yoksa ağrının geçeceği mi varmış
Yoksaa işe yarayan, uzun soğuk bir duş mu almakmış
Ben anlamadım ama bir anlayan varsa lütfen bir anlatsın. Hani olurda birdaha ihtiyaç duyarsam evin içinde fazla şaklaban dolaşmayayım
Posted by: meripoint on: Ekim 22, 2008
Posted by: meripoint on: Ekim 22, 2008
Nasıl hasta, dün burnu bir çeşme gibi uyandı uykudan . Uyumadan önce markete gideriz sen uyanınca demişim ama gitmemize gerek kalmadı. O uyurken eve istedim. Ama o kodlanmış birkere, market market başka birşey yok. Tamam o zaman biz markete gidemiyorsak eve market kuralım dedim, suratıma baktı oluy dedi ama anlamadan, şaşkın bakışlarla. Önce plastik sebzeleri meyveleri dizdik, sonra küçük kutucuklar yumurta oldu, bardaklar süt şişesi, kavanozlar yoğurt, bir paket makarna, puding ve çorba paketleri sepetlerde, herşey yerde sergi halinde. Ee birde yazarkasa gerekli bize, şu lego masası işimizi görür. Mutfakdan ufak poşetlerde getirildi alışverişde alınanları taşımak için. Eee pos makinası ne olacak, tamam şu oyuncak telefon ona benziyor. Biraz kağıt kesdik, onlarda oldu kredi kartı ekstresi ve fiş. Tamam zaten oyuncak market sepetimiz varmış, nerden geldi bu sepet bize yahu? Ne kaldı geriye kıza bir cüzdan ve içine kullanılmayan bir kart, kendi oyuncak cep telefonu ve bir anahtarıda koydukmu, olduu…
Market evimize geldi. Ama anne markete gitmekden daha çok yoruldu. Çılgın bir müşteri vardı bugün bizim marketten bozma bakkalda, yerlerde yuvarlandı, çığlıklar attı, kahkahadan katıldı, para yerine düğme ile kasiyeri kandırmaya çalıştı, bol bol alışveriş yaptı ve annesinden markette öğrendiği herşeyi uyguladı.
Hoşgeldin kuzucuumm
Sen anne diilsiiinn, şimdi apyasın
Haa doğru ya ben kasiyerdim, kasiyer abla tamam
Meyaba apya…
Merhaba küçükhanım…
Diyibon vamııı???
Jelibon yok annecim, pardon küçükhanım
Ne vayy??
Meyva, olurmu?
Oluuyy…
Hangisinden istiyorsun
Muş
Ne kadar vereyim ?
Beş, dokuş.
Posted by: meripoint on: Ekim 21, 2008
Feci bi migren yakama yapıştı, nasıl sırnaşık, nasıl yapışkan, gidemedi bir türlü başımdan. Hayır şu durumda olmasam çekmem ben bunu bu kadar alırım iki ilaç bitiririm işinide bu fırsatçının. Gafil avladı beni, bunu yazarken bile başımın bir köşesinden sırıtıyor bak hala. Bu yüzden gecikti bu mesele.
Efendim sebeb-i yazımız “Uluslararası Arkadaşlık Ödülü” ”Friendship Around The World
Award”. Bu ödül bana Craft Woman, İçimden Geldiği Gibi ve Tatlı renkler den geldi. Canlarım benim, bana arkadaşım deyip bu ödülü verdiniz ya. Çok teşekkür ederim. Ee ben şimdi kime devredeyim bu ödülü??? Herkese aynı anda göndermeyi isterim ama benim gönderdiğim kişilerinde göndereceği kişilerle çakışmaması için malesef sadece bu kadar kişiye gönderiyorum.
Sevgili arkadaşlarım;
ferulago
ebruli günler
nymphea
agaca bir taş attım
kremalim
pamuk prens
pıtırcık
dünya küçük
lezzet damlaları
arda akalın
minik mucizem
küçük dünyam
Kabul eder ve devam etirirseniz sevinirim.
Ama benden söylemesi bu ödülü sizde birilerine iletmek zorundasınız. İşin aslı size gönderen kişinin gönderdiği sayıdan bir fazla sayısına bana 3 kişi gönderdiğinden ben ortalamasını aldım:))
Posted by: meripoint on: Ekim 20, 2008
çocuk: doktoy amca sölesene hadi bebek nası???
doktor: evet daha önceki hamileliğinizde farketmez diyordunuz
Posted by: meripoint on: Ekim 20, 2008
Her hafta sonunda olduğu gibi sektirmeden bu defa da yaşadığımız ‘ne yapalım bu haftasonu’ polemiğimize son noktayı, uykusundan ata gidelim diye uyanan kızımız koydu. Atamı??? Eminim kastetiği atlı karınca veya o tarz birşeydir ama neden olmasın. Hadi gerçekten ve gerçek bir ata binmeye gidelim. Gidelim ama nereye??


Posted by: meripoint on: Ekim 17, 2008
Ahh bu gün bir sevgi böceğiyim. Bugün ışıldama günümdeyim, bugün içimde güneş cıvıl cıvıl. Acayip pozitifim. Acayip kelimesini gerçek manasında kullandım yalnız, normal olmayan manasında. Kocama açtım telefonu onu neden sevdiğimi tekrar tekrar anlattım, kızımı öpücükden bunalttım, dudaklarımı büzüp kıza doğru yürüyünce artık kaçıyor yavrum benden. Annemi, diğer sevdiklerimi aradım, şıkır şıkır cıvıldadım, dedim ya acayip iyiyim bugün. Neyse herkese şapur şupur size yarabbi şükür olmaz, sizleri neden sevdiğimin sebeplerini tek tek açıklamak istiyorum, belli bir sırası olmadan. Ama öncelikle sizi de çok seviyorum…
Sarhoşbalık ve topal martı – Funda : İçimi açıyorsun yazdıklarınla, yorumlarınla. Bence sen sonsuza dek yazmalısın ve ben sonsuza dek seni okumalı…
Ağaca bir taş attım – Zerrin : Kızına dair ne çok şey yazıyor ve ben ondan ne çok şey öğreniyorum. Aklıma sayesinde ne kadar çok fikir geliyor. Ve kızına ne kadar özenip ne güzel yetiştiriyor. Harikasın Zerrin feci favorimsin:))) Nedemek “feci favori” deme, bu gün pek normal değilim demiştim:)))
Nymphea: Memleketlim olur kendisi. Ama toprak torpilinden değil kendini ayrıca sevdiğimden takibindeyim.
Mevsimlerden Roma- Mehtap Pasin Gualano: Dünya tatlısı bir insan. İsmini çok duymuştum onu tanımadan önce. Ama tanıyınca bayıldım, anlattıklarına italyancasına, oğluna ve en çokda yaptığı o çorbaya. Unutamadım o çorbayı Mehtap abla, kendimde yaptım olmadı öyle. Ya ben geleceğim bir daha Roma’ya, ya siz gelin artık İstanbul’a. Çok hoşuma gidiyor yazdıklarınız. Ama en çokda yazılanlara yaptığınız yorumlarınız. Şimdiye kadar bütün yazdıklarınızı okudum ama en sık hatırladığım ek kart kadınları:))) Bol bol yazın konu ne olursa olsun o anlatım diliniz alıyor götürüyor beni zaten. Aa birde lütfen anahtar deliğinden bahsedin bir ara:)))
İçimden geldiği gibi: Adı gibi, içinden geldiği gibi olduğu gibi, herşeyden yazıyor.
Prima Rima: yeni tanıştık onlarla ama anne kız çok şirin ve eğlenceliler. Ee gezmeyide seviyorlar oku oku bitmez:))
Arda Akalın: Ay sen ne şirin sarı bir çocuksun. Hadi bakalım bir büyü şu ortalığı dağıtta okuyalım neler yaptığını:))
Ada Kızım – Yapıncak : Dünyadaki pek çok duyguyu aynı anda hissettiğim, okurken dalga dalga olduğum bir blog. Dünyalar tatlısı Ada ve dünyalar tatlısı annesini okumak çok zevkli. Hep sağlıklı ve bir arada olun:))
Sardunya : Okuya okuya bitiremedim bile eskiden yazdıklarını. Onu ilk okuduğumda bir fotoğrafına vurulmuştum ,bir yer karosu ve üzerindeki bir ayak fotoğrafıydı. Ne yani demeyin o fotoğrafa tam 45 dakika bakmışım. Hatırlattıkları için ona ne kadar teşekkür etsem az. Çok keyifli onun kadrajından dünyaya bakmak, onu okumak.
Craft woman: Çok şey öğreniyorum sayfalarından hergün renkli hergün eğlenceli. Hep hareket var bu blogda. Geç buldum ama çook hoşlandım ondan.
Anne böcük- Zehra: Nasıl dupduru yazıyor, nasıl güzel okunuyor, o ve biri ergen, biri küçük iki oğluyla yaşadıkları, hissettikleri. Dört gözle yazmasını beklediklerim arasında.
Miranın Bahçesi: Çok büyük merakla bekliyorum bu dünya şekeri kızın büyüdükçe yaşayacağı maceraları. Çok tatlı çok.
Pıtırcık: İşte merakla doğumunu doğum anılarını ama en çokda bebeğiyle yaşayacaklarını beklediğim blog. Çok kalmadı doğumuna:) Sağlıkla umarım pıtırcık:)))
Annesinin oğluşu – Bilge: Galatasaraylı ama çook yakışıklı, çok afacan, çok tatlı. Ve sağolsun annesi yorumlarıyla hep destek. Teşekkürler Bilge:))
Hülyanın Tunası: Ay daha minicik bu bebek yahu, hem ilk ameliyatını bile oldu:)) Canım benim hep sağlıklı olun hep birleikde olun.
İrem Duru – ilkays: Ben bu kadar benzerliğe artık fazlasıyla hayret ediyorum. Semt, isimler. Tanışmak için sabırsızlanıyorum:)
Bir uyuzun uyuz oldukları : Blogun üstünde minicik ve dünya sevimlisi bir kız resmi var. Nasıl şirin bir şey ama, hele şapkası. Başlıksa bir uyuzuz uyuz oldukaları. Sinirleniyor, kızıyor, üzülüyor, seviniyor. Bense hepsini o resimdeki sevimli küçücük kızın yaptığını, karakterin o olduğunu var sayıyorum. Eminim kendiside ondan farksızdır. Nasıl hoşuma gidiyor takip etmek.
Elif ve nazdan: Çalışan bir anne, 13 aylık bebek. Okurken hep kızımın o dönemlerinde hissettiklerim, yaşadıklarım geliyor gözümün önüne. Merakla takip ediyorum bakalım neler olacak diye:)
Yap, ye, gez, yaz – Özlem: Herşey var içinde. Güzel fotoğraflarda gezme tozmada, güzellik ve modada, eğlencede. Onu okumak keyifli. Ve yorumlarıyla hep yakınımda, hep yanımda.
Suzinaz: Ne güzel yazardın eskiden, sonra taşındın, olmadı tekrar başlamadın yazmaya eskisi gibi. Bırakamıyorum da peşini bir ara İtalya’ya gittin tamam dedim dönünce yazar ama yok. Bak hala bekliyorum ama.
**unuttuklarım vardır ama dedim ya hepinizi çok seviyorum.
Posted by: meripoint on: Ekim 17, 2008
anne: bakk sana bir süprizim vaaarr…
çocuk: aman tanyımmm inamayoyuummm bana süpyis mi yapmıssın…
anne: !!!! ne… ne dedin, bir daha söyle, aman tanrım mı dedin???
çocuk: …
anne: bir daha söyle bakayım, hadi canım, hıı, bir daha…
çocuk: …
çocuk: bu ne anne???
anne: süpriz yumurta
çocuk: ama ben yumutayı tapakda yeyimmm, kaçığım nedeee???
anne:
))) (yavrumum bu hayatındaki ilk süpriz yumurtası)
çocuk: muttakdamı kaçığım anne yet go hadiii…
anne: ne??? lets go mu dedin sen… bir daha de de bakiyim, dur bekle bir daha de nolur…
çocuk: …![]()
Anne bütün gün düşünür bu lets go kelimesini nereden öğrenmiştir diye. Sonunda kızıyla Dora izlerken anlar.
“Haydi lets go gidelim arkadaşlar
Bunu hemen yapalım….” şarkısından .
anne: haaaa….
Ama anne şimdide aman tanrım kelimesini nerden duyduğunu düşünüyor:)))
Posted by: meripoint on: Ekim 16, 2008
Elimde değil bu defa çok merak ediyorum cinsiyetini. Kızıma hamileyken bu kadar merak etmemiştim. Kız erkek farketmez demiştim. Hoş, doktora cinsiyeti nedir diye öylesine sormuştum. İlk defa beni anne yapacak bir çocuğu sarılacaktım ve cinsiyeti ne olursa olsun annesi olacaktım. Ama aylar öncesinden kocam, ailelerinde ki baskın erkek sayısından, kuvvetle ihtimal oğlumuz olacağından sık sık bahseder olmuş, hatta son zamanlarda istersen bu fikre alış gibisinden öğütlerde bulunmaya başlamıştı. Sanırım ne kadar dile getirmese de erkek bekliyormuş.
Doktora sorduğumuzda ve oda kızınız olacak dediğinde kocamın tepkisi “kesin mi?” demek olmuşdu. Canım doktorum Cem’de “evet %95 kız” demiş, sonra eşimden biraz rahatlamışcasına ama daha sessizce “haaa demek %5 ihtimal daha var” lafı gelmişdi. Kocamın sözleri sonradan kendi kulağına ulaştığında kıpkırmızı olduğundan, doktorla ben yıkılmışdık gülmekden. Tabi kahkahalardan sonra hormonlar bastırınca dışarıda, bir feryat figan ağlama kopmuştu benden, sen ne demek istedin başlıklı. Ama canım ben öyle demek istemedim telafi cümleleri uçuşmuştu aramızda. Sonra, bir daha konuyu açmamış , heyecan ve sevinçle hemen alışmıştık bu yeniliğe.
Ama şimdi çok merak ediyorum. Aklımdan bile çıkmıyor. Dün rüyamda doktorum Cem’deyiz. Merakla cinsiyetini soruyorum bakıyor bana, sonra karnıma dokunuyor “aa şu anda anlaşılmaz ancak 27. haftada” diyor, sadece “neee daha 10 hafta mı bekleyeceğim…” diyorum. Hırsla uyandım. Sağlıklı olsun aklı başında olsun ama birde cinsiyetini öğrensem.
Haa neden mi bu defa böyle coştum… kızım için merak ediyorum, artık hayaller kurmak istiyorum, acaba erkek kardeşi olsa nasıl geçinirler, yoksa kızla daha mı iyi anlaşırlar, kızımın kıyafetlerini mi kullanacak, odalarını nasıl yapacağım, nasıl oynayacaklar, büyüdüklerinde birbirlerine nasıl sahip çıkacaklar… Aklımda o kadar çok soru var ki, tabiki hepsi cinsiyetle çözülmeyecek, sadece hayal kurmama yardım edecek. Ama sağolsun benim sevdiklerim ve beni sevenler bu konudaki merakımı daha da arttırıyorlar. Dün tam 15 telefon aldım, 15′i de “ee cinsiyeti öğrenmişsinizdir kız mı erkek mi” diye soruyordu. Hepsine söyledim çok merak ediyorum ve bilmiyorum, sizce nedir diye ve hepsine söz verdim öğrenir öğrenmez arayacağım diye. Yani pazartesi doktordan sonra herşey yolunda gider ve öğrenebilirsek cinsiyetini çok meşgul olacağım.
Bu temenniler hiç bitmez ama herşeyden önce umarım sağlıklı, akıllı, huzurlu, sevgi dolu, mutlu bir çocuk olur.
Posted by: meripoint on: Ekim 15, 2008
Yolumuz yakın zamanda Leonardini’ye düştü ve elimiz kolumuz bir sürü enteresan oyun setleriyle döndük evimize. Beğenerek aldığım şeylerin aldığım kişi tarafından da bu kadar beğenilmesi ve işe yaraması nasılda hoşuma gidiyor. İşte bu ELC’ nin animal sticker playset’i de onlardan biri.
Elimizden düşmüyor, elimizden diyorum çünki ışıl pırıl ve ikimiz içinde çok eğlenceli. Küçüklüğümden beri severim çıkartmaları. Ama yoktu bizim zamanımızda bukadar enteresan olanları:) En güzel avantajı setin içinden çıkan deftere, ister çantasından çıkan stickerları, ister eldeki diğer stickerları yapıştırmak ve istenirse bozulmadan çıkartabilmek. İstediğimiz zaman istediğimiz karakterleri bir araya getirip kendimizce masallar uyduruyoruz. Eve getirdiğimizden beri başından kalkamadık.
Bir diğer avantajı ise, günlerdir evin hertarafına kızım tarafından yapıştırılmış bu minik şekilciklerin hepsinin artık bir arada, çıkartma çantasında veya çıkartma defterinde toplanabilmiş olması. Yoksa babamızın kafasında işe, annenin bluzunda mutfak çekmecelerine, anneannenin valizinde Ankara’ya devamlı seyahat halindelerdi.
Her ne kadar üstünde 3-8 yazsada biz kullanmaya başladık bile.
Şiddetle tavsiye olunur.
Posted by: meripoint on: Ekim 15, 2008
Hafta sonumuz cuma akşamından, acaba ne yapsak yahular eşliğinde başladı. Lunaparkamı gitsek, kızı ata bindirmeyemi, yoksaaa bir oyun parkımı derken kocam “aman canım nasıl olsa sen yine son dakikada gitmekden vazgeçersin” diye şu sıralardaki yaygın miskinlik durumuma göndermede bulundu. Bunun üzerine tersini ispat etmek için ne yapalım diye daha hararetli düşünmeye karar vermişken, başlayan yağmurla plan yapmayı ertesi güne ve hava durumunun gidişatına bıraktık.
Cumartesi günü hakikaten kocamın bahsettiği miskinlik halim kontrolü ele almışken, gazetede Mundial Sirki’nin sponsoru Milka’nın reklamını gördük. E hadi o zaman dedik, en azından bilet almaya gidelim. Pazar günü öğleden sonra için aldık biletlerimizi. Ama kocam benim miskin bünyemdeki bu coşkuya, hadi hemen bilet alalım telaşıma hiç anlam veremedi. Nasıl sevinmem nasıl coşmam, o biletleri elime alınca çocukken okuduğum kitaplardaki, izlediğim filmlerdeki, pazar günleri televizyondaki o sirk görüntüleri ve yaşattığı his geliverdi aklıma. Yine hafızamdaki anılarımı parlatıverdim hızlıca. Nasıl unuturum Tony Curtis’in akrobatların hayatına dem vuran sirkli filmi trapezciyi veya o muhteşem italyan, çin, rus sirklerinin gösterilerini tvnin içine girip izleyişimi veya ayşegül sirk cambazı kitabını ve adlarını şimdi hatırlayamadığım sirkli müzikallerle diğer filmleri…
Akşam biletlerle eve gelince o heyecanla anahtarı kapının dışında ve üzerinde unutup gittiğimi, aslında o gün için eve yemekli bir misafir çağırdığımı ve almamız gereken dünya kadar şeyi söylemeyi unutuğum için almadan eve geldiğimizi farkettik. Hakikaten heyecanlanmışım sirk yüzünden. Neyse anlayışlı misafirimizi pizzayla ağırlarken ertesi günkü sirkden, o ve yeğenlerini de haberdar edip onlarında gelmelerini sağladık. Bütün gece aklımdaydı sirk, sabah ise yine onunla uyandım. Maksat kızı eğlendirecek şeyler yapmakken, yön değiştirip beni mutlu etmeye dönmüş, sonradan anladık. O kadar ki bu defa kapını önünde anahtarı kontrol ettikde, fotoğraf makinesinin pillerini şarj etmeyi unuttuğumuzu makinayı kullanana kadar anlamadık. Buyüzden sirk organizasyonumuza dair elimizde sadece 5 tane fotoğrafımız var.
Sirkin girişinde baktımda, hayatında sirkden haberi olmayan ve sadece iki gündür bu konu hakkında tarafımızdan bilgi sahibi olması sağlanan kızım ile kocam, ala dağlardan serin ve sakin, ama ben kıpır kıpır heyecan içinde, mutlu mesut girdik sirke. Kocam pek bir beklentiyle girmediği için olanlardan memnun, ben tv de izlediğim devasa sirkleri beklediğimden olsa gerek biraz şaşkın ama en mutlumuz ve gösteri boyunca alkışı elden bırakmayan izleyicimiz, kızımız oldu. Bengal kaplanlarına da, akrobasi gösterilerine de, palyaçoya da bayıldı. Her taraf onun yaşında çocuk doluydu. Herkes eğleniyor görünüyordu. Hele giriş ve çıkışdaki Milka inekleri kızım dahil bütün çocukların favorisiydi.
Posted by: meripoint on: Ekim 14, 2008
Zaman öğleden sonra. Herkes kendi odasında uyumuş ve yeni uyanmıştır.
çocuk:hey anne
Hey neyeye gittin
sana neyeye gittiini soyuyoyum
ama hemen buyaya gel
hey
neden gelmiyosun
neden duymoyosun ama neden
olmadı böyle ama.
anne:
)))) (gülmekden yatakdan kalkamaz)
çocuk: Anne neyeye gittin
Neyeye gittiini soyuyorum ama gelmiyosun hiç
annee… anneee… anneeeeee…
züyafa annem neyede?
anne:
))) (Biryandan da ağır ağır yatakdan kalkar)
çocuk: anneeeee…hemen gel buyaya gel ve dinazoyumu bana vey sonyada giiitt, düstü çünküüü… hemen gel hemen gel.
bekle dinazoy annem şimdi gelecek kokma.
…
çocuk: anne kaka yaptım.
anne: neee??? (uçarak odaya girer)
çocuk: dinazoyumu vey (Sırıtarak dinazoru işaret eder)
Posted by: meripoint on: Ekim 13, 2008
Günler birbirinden enteresan ve sanki giderek daha zor bir hal alarak birbirini kovalıyor. Sanırım 2 yaş krizine kolay bir giriş yaptık dedim. Tek derste nasıl iki yaş krizine girilir dersine girdim sandım.
Posted by: meripoint on: Ekim 13, 2008
Sentetik sarmısak kokulu sarmısaklar, daha olamadan kilosu 6 ytl’den satılan limon gibi mandalinalar, tadı olmayan süngersi şeftaliler, içi kum gibi karpuzlar, ot tadında biberler, içleri ağaç gibi domatesler, kofti salatalıklar, sünger kabaklar, zehir gibi patlıcanlar, ağaç gibi dereotları, 3 günde çürüyen soğanlar, fiyatı hep pahalı kiviler, nerden geldiği muamma aylarca raflarda satılmadan durabilen acayip erikler, kayısıyla şeftaliyi şeftaliyle bilmem başka meyvaları birleştire birleştire yeni türetilen meyveler, saman gibi muzlar, tatsız çilekler, karton gibi rokalar…
Eskiden ayaş domatesi, çengelköy hıyarı, çıtır biber, su gibi kabak, sulu şeftali, gibi isimler ve sıfatlar bitti galiba. Artık meyve sebzelerin çoğunun tadıyla birlikte isimlerinin başındaki sıfatlar da değişti. Artık hepsinin benim lügatımda yeni bir tanımı var.
Artık her mevsim herşey var, tek bir eksikle lezzet… Ama bunlar hiiiç hoşuma gitmiyor, ne yiyeceğiz biz yakında
Posted by: meripoint on: Ekim 10, 2008
Markette alacağımızı aldık kasadayız.
Hani kasaların önüne son dakikada alabileceğiniz, ilginizi çekebilecek dünya kadar ıvır zıvır koyarlar ya, işte kızım orada. Yere yakın albenili şeylere gömülmüş, çıkartamıyorum. Arkamdaki adam ensemden bir karış uzaklıkda ama dünyadan bi haber, “hanfendi ilerlesenizee…” diyor gayet kibarca!. Bende “tamam da beyfendi kızı alamıyorum görmüyormusunuz” diyorum. “Hııı…” diyor. Hadi canım bak ödedim herşeyin parasını hadi gidelim, hadi canım diyorum. Kız pekde dinlemiyor, burnu hala ıvırzıvırların içinde, gözünü bile alamıyor ki ben nasıl onu çıkarayım oradan. Hadi canım, hadi tatlım, kızım…
O sırada bana ricada bulunan beyin arkasında, yanında 10 yaşlarında bir erkek çocuk bulunan bir amca olaya müdahale! ediyor. “Bu şimdiki veletler böyle işte lafdan sözden anlamıyorlar” diye bir giriş cümlesinin ardından kızıma doğru hönkürerek “heyt çık bakalım ordan hadi seni gidi…” diye başlayan ama devamına benim yüreğimin dayanamadığı kelimeler ekliyor. Ben şokda kız şokda, canım benim hayatında hiç kimse ona bağırmadı ki. Ne sokakda ne başka bir yerde bağıran insan görmediki. Hönkürücü amcayı durdurmaya çalışan ise kibar! beyfendi oluyor. Ama amca comuş kıza doğru yürümeye çalışıyor. Hönkürmeye karşılık, o yanındaki çocuğu düşünmüyor, ben hala çocuğumu düşünerek malesef hönkürerek cevap veremiyorum. Sadece dişlerimi sıkarak, sinirden gerilen dudaklarımın arasından ancak tıslarcasına, “çocuğuma nasıl bağırırsın, sana ne ayrıca” diyebiliyorum. Aslında içimden geçen daha hunharca şeyler olsada. Hoş şimdi yazarken farkettim siz bile diyememişim, değil beyfendi falan hak getire.
Titreyen dudaklarıyla kızım ve ben o şokla kendimizi zor çıkarıyoruz marketten.
Anne ben neden korktum, neden ağlıyorum diyor kızım, mana veremediği ses tonundan ötürü. Ben onun o halinden ötürü zaten ağlamak üzereyim önce birbirimize sarılıyoruz. O sırada aklımdan o adamın yaptığına dair kızıma söyleyeceğim bir açıklama getirmeye çalışıyorum. Yok, ne diyeyim, kızım amcan ruh hastasımı diyeyim, ne anlasın. Sana kızmadı yanındaki çocuğa kızdı desem ne değişecek. Bu defada bağırmanın karşılığı o çocuğun ne yaptığını merak edecek. Unut kızım mı diyeyim, nasıl unutsun, ben unuturmuyum ki o unutsun. Amca sanırım sinirlenmiş dedim. Aslında sana bağırmak istemiyordu ama yanlışlıkla sesi öyle çıktı. Amcayı tanımıyorum ama şaka bile yapmış olabilir sana diyorum. Verdiğim cevap malesef beni bile tatmin etmiyor. Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme. Öylemi anne diyor ama hala elleri kollarımı sıkı sıkı tutmuş. Birkaç dakika daha sakinleşmeye çalışıyoruz anne kız.
Arabasına oturtuyorum, bebeğini kucağına çekiyor, etrafı izliyor, sanırım geçti. En azından onun için. Benim içimde ise sanırım yeni başlıyor.
Şimdi hem yazıp hem düşünüyorumda, adama söyleyecek ne çok lafım vardı. Ama hepsinden öte bu kadar dikkatli büyüttüğüm, insanları sevmesini , haklara saygı göstermesini, kibar olmasını, paylaşmasını, kavga etmeden, mutlu yaşamayı öğrettiğim kızımı, bu insanlar onu darmadağan etsinler diyemi bu şekilde yetiştiriyorum. Ben sesimi yükseltmiyorum, onlar bağırınca ne olacak, ben sevgi gösteriyorum, onlar hırpalarsa ne olacak. Ben bu kadar özenirken dışarı ilk çıkdığı yanlız zamanlarında ne yapacak. Ne yapayım alıştırmak için ortama, bende onun kendi çocuğuna söylediklerinimi söyliyeyim, onun gibi vahşi olup, yeni vahşi nesiller yetiştirmesine ortak mı olayım. Elimden gelmez bu durumlara hazırlamak, vahşi bir çocuk yetiştirmek.
Bakalım zaman neler gösterecek daha:(
Posted by: meripoint on: Ekim 10, 2008
Şimdi anladım eskiler neden “kabak tadı verdi” demişler…
Büyük bir ihtimalde eskiden de benim gibi bir kadın varmış vede o da nezaman, ne yemek yapıcam ben şimdi yahu derdine düşse, kabak yemeği yaparmış, eni konu komşu ve koca bir gün bakmışlar olmuyor bu lafı üreti vermişler.
Benim de aklıma birşey gelmezse kabak pişiririm. Kıymalısı, zeytinyağlısı, kızartması, dolması, fırında ogreteni, mücveri, salatası…
Bu hafta bunların hepsini yaptım. Şuurumu yitirdim galiba.
Ama hakikaten kabak tadı verdi.
Iğğğğ…
Posted by: meripoint on: Ekim 10, 2008
Bizim bacaksız iş başında, huşu içinde anlamsız bir müzik yapma derdinde. Bu fotoğraf çekildiğinde hayvanat bahçesi parçasını besteliyordu. Sözler sadece hayvanat bahçesi kelimelerini içeriyor ama beste akıllara sığmaz, en azından biz sığdıramadık.
Posted by: meripoint on: Ekim 9, 2008
Kızımız tarihin her deminde, her kapıyı açabilen, her kalbe dokunabilen, taşı bile yumuşatabilen, bütün zamanların en geçerli ve sihirli kelimesini öğrendi.
“ama seni çok sefiyoyummm”
Anne seni çok sefiyoyum… baba seni çok sefiyoyum…
Hiç bir isteğimiz olmadan sadece kendi belirlediği şartlar altında, özellikle de zorda kalınca, hafifçe dudakları büzerek hoş bir şımarıklık ile sarfedilen, doğru bile söylenemeyen ipek gibi iki kelime, ardından arsız ve olacakları bekleyen gülücükle karışık muzur bir ifade.
İşte o an dünya bitiyor, herşey gözümüzün önünde flulaşıyor. Erimiş, yumuşacık olmuş kalpleri ellerindeki biz ebeveynler, eğer bir şey anlatmaya çalışıyorsak, birşey öğretiyorsak veya kızıyorsak, o saniye suratımıza yapışan gevşek sırıtmadan kurtulmak için çırpınıyor, buğulu gözlerle bende seni seviyorum derken, kendimizi toparlayıp eski halimize dönmeye çabalıyoruz. Ama çok zor, o kelimeyi işiten kulaklar vazifelerini yerine getirmemiş ki. Almış eline raporu beyin yerine doğru koşa koşa kalbe götürmüş. Ee kalbin eline böyle bir bilgi geçerde yumuşamazmı… Bu dakikadan sonra kim dirayetli kalabilir.
Vee… kocam ve benim için günün geri kalanı, ilk sevgilisinden ilk seni seviyorum kelimesini işitmiş yeniyetmeler gibi, beni sevdiğini söyledi diye aramızda kıkırdanıp sırıtmakla geçiyor.
Posted by: meripoint on: Ekim 8, 2008
Artık baykuş korkusunun yerini baykuş sevgisi aldı. Baykuşlu oyuncak aramadığımız oyuncakcı kalmadı. Sonunda baktık olmuyor bulamıyoruz, sıvadık ana kız kollarımızı, kendimize kolaj bir baykuş yaptık. Kesmediğimiz ne dekorasyon dergisi kaldı, ne katalog, ne de dosya. İkimizde bayıldık çıkan sonuca. Baktık hoşumuza gitti bir kedi, bir de kelebekli ağaç yaptık. Şimdi hepsi kızımın yatağının başucuna asılı. Başka yer istemedi illa orada olacaklarmış. Yatmadan önce öpücük atacakmış onlara. Önce ben yaptım diyor, sonra biz, ama ikimizde gelip gidip ortak şaheserlerimize göz süzüyoruz:)
*www.bighugelabs.com/flickr/